İyilik Zamanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İyilik Zamanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2012 Perşembe

Dilimiz Bütün Dünyayı Vatan Kıldı

Dilimiz Bütün Dünyayı Vatan Kıldı

Resim

Sahnenin önünden çok arkası ilgimi çeker. Alkış alan her başarının gerisinde çile vardır çünkü. Meşakkat, sabır ve muhabbetle kavrulduğunda nasıl helvaya dönüşür orada görürsünüz.

Bu yüzden 10. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları şarkı finalini kulisten izledim. Almanya, Arnavutluk, Azerbaycan, Bangladeş, Endonezya, Fas, Gine, Irak, Meksika, Moldova, Senegal, Tanzanya ve Türkmenistanlı öğrencilerin finalist olduğu gecede anladım ki aslında verici olan biz değil onlardı. Hazinemizin büyüklüğünü gösteriyorlardı bize, dilimizin bütün dünyayı vatan kıldığını... 

Çocukların provalar sırasında Türkçeyle anlaşmaları kadar birbirlerini kıskanmamaları da etkiledi beni. Rekabetle kirlenmeyen bir yarışma ortamı gördüm kuliste ve "Bu çocuklar sadece dil değil, ahlak eğitimi de almış. ''dedim. "Pakistanlı Ahmet Kaya'' lakabıyla medyada geniş ilgi odağı olan Arsalan Nasaer bir kez daha "çeker giderim" demek için oradaydı. Elenerek finale çıkamamasını "Nasip yoktu, onun için gelmedi birincilik. ''sözleriyle değerlendirdi. "Türk halkı seni neden bu kadar çok sevdi?" sorusuna ise "Onlar Ahmet Kaya'yı sevdikleri için beni sevdiler." karşılığını verdi. Diğer çocuklar da onun gibi. ''Kim kazanırsa kazansın, hepimiz kazanmış sayılırız" sloganını içselleştirmişlerdi. Çünkü öğretmenlerini motive eden, derece almak değil hizmete katkı yapmaktı. 

Öğretmenlerin sahne bilgisi yok ama... 

Olayın en ilginç yanı, seyircileri hayran bırakan o performanslara, müzik ve dans bilgisi olmayan öğretmenlerin sayesinde ulaşılmasıydı. İmkanlar, her çocuğa profesyonel eğitici tutacak kadar geniş olmadığından hocalar internetten indirdikleri video ve bant kayıtlarını önce kendileri dinleyip öğrenmiş, sonra öğrencilerini bu seviyeye getirmişlerdi. İcrai sanat eylerken uygulayacakları koreografiyi vermek de onların göreviydi. "Bizim sahne deneyimimiz yok." diye mazeret üretmemişler, derslerden arta kalan zamanlarda ve bazen kendi evlerini stüdyo gibi kullanarak öğrencileriyle ter dökmüşlerdi. Azmin ve samimiyetin nelere kadir olduğunun gizli kanıtlarıydılar. 

Belki de işin zor yanı yarışmacı çocukların seçimiydi. Hem sesi güzel, şarkı söylemeye istekli hem de Türkçesi iyi olanı bulmak durumundalardı. Doğru şarkıyı belirlemek ise ayrı bir meseleydi. Her ezgi, her gırtlağa uygun olmadığı gibi, anadillerinin Türkçe ile akraba olup olmaması da şarkıyı tespitte rol oynuyordu. Özellikle Türkiye ile kültürel bir geçmişi olmayan Afrikalı çocuklarla çalışmak çok zordu. Buna rağmen dil becerisi yüksek olanlardan sunuculuk yapabilecek denli Türkçeye hakim olanlar çıkmıştı. 

Akdeniz yöresinin folklorunu sergileyen ekibin Teksaslı üyesi Sergio Jaimes, ''Türkçeyi seviyorum, öğretmenlerimden dolayı. ''deyince Yunus Emre'nin "Yaratılmışı severim, Yaradan'dan ötürü" sözünü hatırladım. Sadece Sergio değil, konuştuğum tüm çocuklardan edindiğim ortak izlenim, öğretmenlerini sevdikleri için Türkçeyi benimsedikleri oldu. Onlara sınıf geçme endişesinden uzak bir şekilde ailelerinin bir ferdi gibi bağlanmışlardı. Düşündüm de bir başka lisanı Türkçe gibi popüleştirme çabası içine giren bir millet olsa, bizim öğretmenlerimiz gibi ağız dilini gönül diliyle harmanlamadıkça bunu başaramazlardı. 

Öğretmeninin anlattığına göre "Gönül Gurbete Varma" adlı şarkıyı seslendiren Tanzanyalı İbrahim Ally Thabid çok problemli bir çocuktu. Normal şartlarda okuldan atılması gerekiyordu. İdare bu kolay yolu seçmedi, nasıl kazanabiliriz diye birçok projede denedi ve sonunda sesinin güzel olduğunu fark edince, onu müzikle rehabilite etti. Önceden notları çok zayıf olan İbrahim, şimdi sınavlarından 70'in üstünde not alır hale gelmişti. Bu sadece bir örnekti. İbrahim gibi uçurumun kenarından döndürülen, Türkçe ile hayatları olumlu yönde değişen niceleri vardı. Türk okullarında kol kanat gerilen çocukların çoğu üniversite eğitimlerini Türkiye'de almak istiyordu. Şurası açıktı: Türkçe birçokları için yoksulluk ve kimsesizlik tünelinin ucunda bir ışıktı. 

Zaman muhabiri Ayten Çiftçi'nin yardımlarıyla kuliste geçirdiğim zamanın bende en iz bırakan olayını, Silifke yöresi oyunlarını sergileyen Senegal folklor ekibiyle yaşadım. Ellerinde tahta kaşıklar prova yapıyorlardı. Kaşıklardan çıkan sesle öyle coştum ki, ben de denemek istedim. Fakat bir türlü onlar gibi şakırdatmayı beceremedim. Kangou Diop adlı öğrenci halime acıyıp kaşıkları hangi parmaklarımın arasına yerleştireceğimi bana gösterdi. Düşünebiliyor musunuz, kaşık tutmayı bana bir Senegalli öğretti. Mahcubiyetle karışık bir hayret anıydı. Kongou ile karşılıklı oynamanın zevkine doyamadım. 

Şarkının Yıldızları finalinde Türkmenis-tan'dan Ruslan Annamammedov, İbrahim Tatlıses'in 'Gülüm Benim' parçasıyla birinci oldu. Sanatçı bir baba ve ev hanımı bir annenin oğlu olan Ruslan'ın Türkiye'ye ikinci gelişiydi. Şarkı olimpiyatını iki yıl önce de abisi Devran Mamedov kazanmıştı. Bu yüzden kaldığı otelde onu abisi sanıp üçüncü kez yarışmaya katılmasına şaşırmışlardı. Ruslan'ın repertuarında otuz kadar Türkçe parça vardı. İbrahim Tatlıses'i çok beğeniyordu. En büyük hayali onunla aynı sahnede düet yapmaktı. Madalyasını olimpiyatlara hazırlanan herkes adına aldığını belirtiyor ve "Ben Azerbaycanlı veya Iraklı arkadaşım kazanır sanıyordum. Birinci olmama çok şaşırdım. Onlara bu madalya hepimizin, dedim. Bu yarışmanın birincisi yok. Herkes bence birinci oldu. ''diyordu.

'Gönül Yarası' adlı şarkıyla ikinci olan Azerbaycanlı Sema Sultanova, çok sevdiği Mustafa Sandal'ın ona "helal olsun" demesini unutamıyordu. Gönlünde avukatlık mesleği olan Sema, sonuçlar açıklandığında kendisini tebrik eden arkadaşlarını "Sizler de benim gönlümün birincisisiniz. ''diye teselli etmişti. Yarışmada 'Öyle Bir Kara Sevda' şarkısıyla üçüncü olan Endonezyalı Patton Otlivio Latupeirissa da aynı mütevazı tavrı sergiliyordu.

Dilimiz Bütün Dünyayı Vatan Kıldı

27 Mayıs 2012 Pazar

Aktüel Kamera, Trabzon'da

Deniz Şafak'ın sunduğu Aktüel Kamera, şehzadeler şehri Trabzon'da.

Resim

Şafak; Fatih'in fethettiği, Yavuz'un 22 yıl valilik yaptığı, Kanuni'nin ise doğup büyüdüğü Trabzon'u geziyor. Programda, Sümela Manastırı, Uzungöl, Yavuz Sultan Selim'in annesi Gülbahar Hatun için yapılan cami ve türbe, Karadeniz'in meşhur oyunu kolbastı ve çıktığı nokta ekrana geliyor. Ayrıca Trabzon'un yöresel lezzetleri de tanıtılıyor. SAMANYOLU HABER TV 21.00

Haberi Görmek İçin Tıklayın

18 Mayıs 2012 Cuma

Üç Ayların Rahmet Kapısı Aralanıyor

Üç ayların rahmet kapısı aralanıyor


Resim


Küçük bir fırsat bekleriz bazen, kendimizi gözden geçirmek, yanlışlara veda edip hayatımızı hayırla yenilemek için. Bu günlerde güzel bir imkân var kapıda: Mübarek üç aylar. Bu ayları hakkıyla değerlendirenlere dinimizin pek çok müjdesi ve mükâfatı var...
Hekimoğlu İsmail geçtiğimiz yıl kaleme aldığı yazısında üç aylarla ilgili şu benzetmeyi yapıyor: ''Derin uykuya dalan bitkiler, ilkbahar ve yazla beraber dirilerek hayatın devamlılığını gösteriyor. Üç aylarda da İslamî hayatımız diriliyor." Evet, hakkıyla idrak edildiğinde üç aylarda dini hayatımız canlanıyor ve bir sonraki yıla kadar istikametten şaşmamamıza vesile oluyor. Allah Resûlü'nün (sas), ''Allahım! Hakkımızda Recep ve Şaban'ı mübarek kıl ve bizleri Ramazan'a ulaştır. ''duası bu ayların ehemmiyetine en güzel delil. 
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Muhittin Akgül bu duanın işaret ettiği bir noktaya daha dikkat çekiyor. Recep ve Şaban ayının önemi, Kur-ân'ın nazil olmaya başladığı ve bereketlerle dolu olan Ramazan ayına hazırlayıcı olmalarından geliyor. İlk iki ayı, rampaya çıkmadan hızlandığımız düzlüğe benzetiyor Akgül ve şöyle diyor: ''Bu aylar yerli yerince değerlendirilip, manevi iklimlerinden istifade edildiği takdirde, Ramazan'da yol alınmış olur." Peki, en genel tanımıyla nedir üç aylar ve neden dilimize bu şekilde yerleşmiştir? 


Bu aylar aslında kameri aylar olan Recep, Şaban ve Ramazan. Mübarek gecelerden olan beş kandilden dördü üç aylarda idrak ediliyor. Regaip ve Miraç geceleri Recep, Berat gecesi Şaban ve bir gecesi 80 yıldan daha bereketli kılınan mübarek Kadir Gecesi de Ramazan ayında olmak üzere. Bediüzzaman Said Nursi kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından bu ayların müminler için nasıl bir yükseliş vesilesi olduğunu Şualar'da şöyle açıklar: "Her hasenenin (ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerif'te yüzden geçer, Şâban-ı Muazzama da üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesinde) otuz bine çıkar. ''Bu kutlu zaman diliminin toplum arasında üç aylar olarak bilinmesinin hikmeti de tüm bu sebeplerden gelir. 


Kuran, namaz ve oruçla dolu dolu geçirin 


Doç. Dr. Akgül, Asr-ı Saadet'teki üç aylar atmosferini şöyle açıklıyor: ''Allah Resûlü (s.a.s.) bu aylarda diğerlerinden farklı olarak bolca oruç tutmuş, nafileleri artırmış, ulaşılmaz kulluğuna daha da derinlik katarak, Kur'ân, tefekkür ve yardımlaşmaya çok önem vermiştir. O'ndan dersini alan sahabe efendilerimiz de namaz, Kur'ân, yardımlaşma ve oruç gibi ibadetlere diğer zamanlardan daha da önem vermiş ve ihya etmişlerdir. ''Söyledikleri, yapmamız gerekenler için en güzel yol gösterici. İşe manevi hayatımızı gözden geçirerek başlayabilir, eksikliklerimiz nelerdir diye liste çıkarabiliriz. 


Kul hakkı Rabbimiz'in bize en önemli ikazlarından biri. Bugüne kadar insanlarla olan münasebetlerimizi gözden geçirip, üzerimizde kul hakkı varsa teslim edebilmek için maddi ve manevi çaba gösterebiliriz. Tavsiyelerini daha iyi anlamamız ve hayatımıza şiar edinmemiz açısından Efendimiz'in hayatını bir kez daha okuyabiliriz. Öncelikli hedeflerimizden biri de elbette namaz olmalı. Varsa bu konudaki eksikliklerimizi tamamlamalı. İhmal edilmemesi gerekenlerden biri de zekât ve sadaka ibadeti. Tabii hepsi için en önemlisi kendimiz ve tüm Müslümanlar için dua etmek.


Resim


Ramazan orucuna hazırlık yapmalı


Üç ayların feyzinden istifade etmek için yerine getirilmesi gereken en önemli ibadetlerden biri de oruç tutmak. Halk arasında "üç ayların tamamını oruçlu geçirmek sünnettir" gibi bir inanış da var. İlahiyatçılara göre bu, sünnette olmayan, uydurulmuş bir davranış ve düşünce biçimi. Resulullah'ın Ramazan dışında en fazla orucu Şaban ayında tuttuğu, genel olarak da pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçirdiği biliniyor. Bir rivayete göre kendisine pazartesi günü oruç tutmanın neden faziletli olduğu sorulduğunda: ''O gün dünyaya geldiğim ve Peygamber olduğum gündür. ''buyuruyor. Bir başka rivayete göre ise pazartesi ve perşembe günleri ameller Allah'a arz olunur, bu nedenle Efendimiz bu günlerde oruçlu olup amellerinin arz olunmasını istemiş. 


Muhittin Akgül meseleye bir de şu açıdan bakıyor: ''Bu ayları oruçla geçiremeyen kimse, birden kendisini Ramazan'la karşı karşıya bulur. Önceden hazırlanılmamış böyle bir buluşmada, alışkın olmayan vücut, aniden kendisini uzun bir oruçla karşı karşıya bulunca zorlanabilir. ''Özellikle Ramazan ayının uzun yaz günlerine denk geldiği bu senelerde vücudu oruca alıştırmak bakımından bu sünnete daha fazla ehemmiyet göstermek gerekiyor belki de.


Kaynak: http://www.zaman.com.tr/haber.do?habern ... ralaniyor#

28 Nisan 2012 Cumartesi

Bilmediğin Şeyin Peşine Düşme!

Resim

"Bilmediğin şeyin peşine düşme!" şeklindeki emr-i ilahi, insanların gizli hallerini araştırmayı ve su-i zanna dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi yasaklamıştır.

Bir başka ayet-i kerimede de "Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın." (Hucurât, 49/12) buyrulmuştur. 

Eğer, bir insanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa, o başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve diğer insanları da o marazla değerlendirir. Mesela, onun bunun malını aşırmaya alışmış bir hırsız, her gördüğü kapıyı nasıl açacağının hesaplarını yapar, önüne çıkan her duvarı nasıl aşacağını düşünür ve karşılaştığı her insanı da kendi mülahazalarına benzeyen düşünceler içinde zanneder. Yolda yürürken bir dükkânın kepengine göz ucuyla bakan birini görse, onun hakkında hemen "hırsız" hükmünü verir. Çünkü kendi dünyası hep el-âlemin kilitli kapılarını açmak ve mallarını çalmak etrafında örgülendiği için başka insanlar hakkındaki değerlendirmeleri de ona göre olur. Aynı türden kalb hastalıklarına maruz diğer insanların durumu da farklı değildir. Onlar her gölgeyi asıl zanneder; her ihtimali vak'a gibi değerlendirirler. Gördükleri ve duydukları en küçük şeyleri büyütür, şişirir ve mübalağalarla bir balon haline getirirler; kulak yoluyla içe akan ve göze takılan ham bilgileri kalb kazanında eritir, farklı kalıplara döker ve onları kesin bilgi yerine koyarak hükümler verirler. Sonra da daha baştan yanlış olan o hükümleriyle insanları suçlar, yargılar ve değişik şekillerde cezalandırırlar. 

Oysa Allah Resûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), "Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüste bulunmayın, birbirinizin içyüzünü araştırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı buğzetmeyin ve sırtınızı dönmeyin; ey Allah'ın kulları kardeşler olun!" buyurmuş; tecessüsten, su-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamız ikazında bulunmuşlardır. 

Öyleyse, gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız ama mü'minler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız.. icap ederse gözlerinize mil vuracaksınız ama Müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkûm edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız. 

Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika'nın müellifi İmam Hâdimî, "Bir mü'mini zina halinde bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, 'Allah Allah, bu insan böyle çirkin bir işi yapmaz!' de; dön bir kere daha 'O mu?' diye kontrol et. O ise, 'İhtimal yine yanlış gördüm' de; bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Eğer hâlâ o insanı o kötü iş üzerinde görüyorsan, 'Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme' deyip çek git." diyor. Hazreti İmam'ı çok severim, ona karşı çok hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Bence, gördün ki, bir mü'min bir yerde böyle kötü bir haldedir; gözüne iliştiği ilk anda, meseleyi tecessüs etmeden, tam teşhis ve tespit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gözünden gönlüne akarak kalb kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, sırtını dönüp "Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet" demeli, oradan uzaklaşmalı ve gördüğünü de unutmalısın. 

Kur'an Talebesine Yakışır mı? 

Evet, günümüzün en büyük dertlerindendir su-i zan ve gıybet. Öyle ki, bugün imana ve Kur'an'a hizmet dairesi içinde Müslümanlara ait pek çok problem halledilmiştir. Mesela, şöyle-böyle bir kardeşlik ruhu teessüs etmiştir; müşterek hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği peşinde olma gibi çok önemli hasletler, Allah'ın izniyle, herkesin benimseyip kendi hayatında tatbik etmeye çalıştığı esaslar haline gelmiştir. Fakat kötü ahlakın birer parçası olan bazı mezmum fiiller vardır ki, maalesef, onların üstesinden hâlâ gelinememiştir. İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma, gözü faydasız resim kareleriyle yorma, dili gıybetle, iftirayla kirletme ve bütün bu menfilikleri kalb mutfağında, fuad tezgahında kesme, doğrama, pişirme.. böylece, çok küçük meseleleri büyütme; bazen bir sözle bir insanı ademe mahkum etme, bazen de bir başkasının bir anlık haline bakıp onu defterden silme.. gibi öyle çirkin günahlar vardır ki, herkes için olmasa bile bazılarımız için bunlar hâlâ bertaraf edilememiştir ve bu günahlar, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü'minlerin gönül hayatına zehir akıtmaya devam etmektedir.

Bilmediğin Şeyin Peşine Düşme!

20 Nisan 2012 Cuma

Deryalar Damlalardan Oluşur

Hiç unutamayacağım insanlardan birisi muhterem Mehmet Kırkıncı Hoca'nın rahmetli babası, Celal Efendi'dir.

Resim

Celal Efendi, Medine'de mücâvir (mübarek bir yerde inzivaya çekilip ibadet eden, kendini o yerin hizmetine adayan), kıymetli bir insandı. Orada vefat etti ve oraya defnedildi. Yanına gittiğimde çok yaşlanmıştı. İlerleyen yaşına ve rahatsızlıklarına rağmen namazlarını aksatmıyor, sünnetleri de ayakta kılıyordu. Ama oturup kalkmakta zorlandığı için namazlarını yatağının yanında kılıyor; ayağa kalkabilmesi için yatağa tutunması gerekiyordu. Bu şekilde tamamladığı bir namazdan sonra bana demişti ki: "Hocam, ben böyle namaz kılarken yatağa tutunarak kalkıyorum, oluyor mu namazım?" O tabloyu hiç unutamayacağım. O ne güzel şuur.. her şeye rağmen kulluğunu gereğince eda etmeye çalışmak; ama yine de yaptığıyla yetinmemek ve daha iyisini aramak.. 

Evet, namaz bizi ahirette kurtaracak bir sermayedir. Onun için namaz hususunda çok hassas davranmak gerekir. Allah (celle celâlühû) onun kıymetini ruhlarımıza duyursun ve eksiğiyle gediğiyle namazlarımızı kabul buyursun. 

O koca koca deryalar da, engin çağlayanlar da göklerden gelen mini mini damlalardan oluşur. Daha rüyanın başında deryayı görmek isteyenler, ömür boyu hep rüya görür dururlar. 

Allah Teâlâ, yaptığı işleri yaparken sizin markalarınızı basıyor üzerlerine. Siz zannediyorsunuz ki, biz yaptık. Hâlbuki çok iyi bilmek lazım: Her şey ısmarlama bir yerden çıkıyor. Sahip çıkıp zulmetmemek lazım. "Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) Evet, Allah'a ortak koşmak, icraatında başkalarının tesirini kabul etmek en büyük bir zulümdür. Oysaki bizim davamız tevhid davasıdır. Biz oturur kalkar "Allah birdir" deriz. "Allah birdir" derken O'nun bazı icraatını kendimize mal etmenin âlemi ne? 

Hz. Aişe validemiz, "Kendini iyi ve hayırlı zanneden iyi ve hayırlı değildir; kötü ve günahkârdır. Kendini kötü ve günahkâr kabul eden de iyi ve hayırlıdır." diyor. Bu mübarek söz, üzerinde genişçe durulması, tahlil edilmesi gereken bir vecîzedir. Evet, kendini ehl-i ihsandan zannetmek; umumi manada, her halini, kalbi, içi-dışı, davranışları ve düşüncelerini güzel kabul etmek; ya da kendisini, Allah'ı görüyor gibi O'na kulluk yapan veya bu duyguyu yakalayamamışsa bile Allah'ın onu gördüğü şuuruyla davranan hayırlı bir insan bilmek demektir. İşte, kendini bu manada bir insan zanneden şahıs aslında kötü ve günahkârdır. Böyle düşünen bir insan temelde kötülük yoluna girmiş sayılır. Çünkü böyle bir insan kusurunu göremez. Ve dolayısıyla hiç farkına varmadan iyilik yolundan ayrılır, kötülük yoluna girer.

Ben Değişmem, Ben Buyum! 

"Ben değişmem, ben buyum." diyen kimse hiç değişmez. Çünkü değişmeye niyeti yoktur. "Ben değişmem, ben buyum." sözü bir bakıma doğrudur. İnsanlar hiçbir zaman bütün bütün değişmezler. Çok ciddi presten geçseler bile kendi hususiyetlerini hâlâ üzerlerinde barındırırlar. Yani, üzümün şırası üzüm şırası olur.. kayısınınki kayısı şırası. Arpanınki de boza olur. Hepsi de sıvıdır, hepsinin ekşi, az buruksu tatları vardır. Birbirine benzerler; ama yine de kendilerine ait bazı hususiyetleri vardır. İşte bu söz "Herkes kendidir." manasına bir bakıma doğrudur. 

Fakat insanlar hiç değişmez de değildir. "Hiç değişmez." derseniz peygamber gönderilmesinin bir anlamı olmadığını da iddia etmiş olursunuz. Çünkü onlar, potansiyel insanı mükemmel insan seviyesine çıkarmak için gönderilmiştir. İnsanın içindeki bir kısım istidatları ateşleme, fitilleme maksadına matuf gönderilmişlerdir. Onlar, insanları terbiyeye tâbi tutarlar. Rehabilite ederler. Böylece sadece dış görünüş itibariyle, zahiren insan görünen fertler hakiki insan haline gelir. Ama herkes kendi istidadı çerçevesinde kalır; kendi kemâlât arşına ulaşır; daha ötesine gidemez. 

Evet, her fert terbiye ile işe yarayacak hale, cennete ehil keyfiyete gelebilir. Her insan cehennemden kurtulabilecek seviyeye yükselebilir. Herkes, insanlara faydalı olabilecek dereceye çıkabilir. Enbiyanın gönderilmesi de buna delalet eder. Allah'ın Kur'ânı Kerim'de değişik yerlerdeki emirleri, fermanları onu gösteriyor. İnsan potansiyel olarak Ahsen-i takvîm (en güzel suret) üzere yaratılıyor. Dolayısıyla bu manada "Ben değişmem, mahiyetim bu, Allah beni böyle yaratmış." diyen insan kendine mazeret arıyor demektir ve bu söz kat'iyen doğru değildir.

Henüz Yolun Başındayım 

Peygamberlik davasının vârisleri belli ölçüde payelerini bilirler; çünkü onlar pek çoğu itibarıyla, mahviyete kilitlendiklerinden dolayı "Benim üstümde daha çok mesafe var." derler. Onlar hakkında ikrâm-ı ilahî ve ihsân-ı ilahî, Allah'ın nasip ettiği pek çok lütfu gizli tutması, ikramları ketmetmesi şeklinde tecelli ettiğinden; şu zamanda yaşayan bir arkadaşımızı Şah-ı Geylanî'nin yanına koysalar, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda aynı rahle-i tedriste oturtsalar, yine o der ki "Benim önümde çok yol var; ben yolun başındayım." Mesleğimiz itibarıyla böyle olması da gereklidir.

Haberin Devamı İçin Tıklayın


Deryalar Damlalardan Oluşur

Öğrenciler Dünya TV'nin Canlı Yayın Hazırlıklarını İzledi

Öğrenciler Dünya TV'nin canlı yayın hazırlıklarını izledi

Resim

Gaziantep Özel Mutafoğlu İlköğretim Okulunda bir grup öğrenci, ülkede birlik ve beraberliğin devam etmesi için insanların değerlerine saygılı olunması gerektiği görüşünde birleşti.

Öğrenciler Türkiye'nin ilk özel Kürtçe yayın yapan ulusal kanalı Dünya TV'yi ziyaret ederek, Muhasebe Müdürü İmran Nişancı'dan televizyonun tüm birimleri hakkında bilgi aldılar.

Öğrenciler, canlı yayın hazırlıklarını bizzat takip edip, yayın öncesi hazırlıklardan dekor oluşumlarına kadar her kareyi gözlemlediler. Programın kameramanlarından, görüntü alma tekniklerini de öğrenen öğrenciler, ana kumanda merkezinde canlı yayının organizesini bizzat takip ettiler. 

Öğrenciler, ''Kürt-Türk ayrımının ülkemize zarar vermek isteyen kişilerce sürekli gündemde tutulmaya çalışıldığı bu hassas günlerde Kürt kardeşlerimize yönelik, kültürel, sanatsal, dini, eğlenceli programlar hazırlayarak aynı kökün dallarıyız düşüncesiyle yayın yapan bir Kürtçe televizyon kanalının varlığı bizi çok mutlu etti''' dediler.

Haberin Devamı İçin Tıklayın


Öğrenciler Dünya TV'nin Canlı Yayın Hazırlıklarını İzledi

Pocoyo, Kapılarını Türk Gazetecilere Açtı

Madrid'de tarihî bir binada doğduğunda takvimler 2005 yılını gösteriyordu.

Resim

Bugün yedinci yaş günü, 150'ye yakın ülkede kutlanır hale geldi. Sadece hitap ettiği 2-6 yaş grubu değil, yaşlısından gencine herkesi ekrana çekmeyi başardı. Sevimli tavırlarıyla çocukların kalbini kazanan Pocoyo'dan başkası değil bahsettiğimiz. Kendisi şu sıralar Yumurcak TV'de arz-ı endam etse de namı uzun zamandır konuşuluyor. Daha gelmeden köşe yazılarına, haber programlarına konu oldu. Zaman, Hürriyet, Haber Türk, Star ve Bugün gazetelerinin TV sayfası sorumlularını Madrid'e götüren de bu ilgi zaten...

Eski bir binanın ahşap merdivenlerinden çıkarken Türk misafirperverliğini aratmayacak insanlarla karşılaşacağımızı kimse beklemiyordu. "Bundan da yiyin... ''Tabakta kalmasın. ''Pocoyo için oldukça hazırlıklılar. Salona gelen dosyalar ve uzun sunumlar... Bina gezisini en sona bırakıyor Zinkia Marka ve İş Geliştirme Müdürü Maria Dolan. Ona bu sunumda şirketin Genel Müdürü Inıgo Pastur eşlik ediyor. 2005'ten bu yana alınan ödüller, hedef kitleleri, Pocoyo'nun ekrandaki dostları...

Pocoyo'nun başarısını çocukların karakteri kendileri gibi görüyor olmasına bağlayan Dolan, ''Her bölümde bir şeyler öğretiyor ama bunu neşeli bir şekilde yapıyor. ''diyor. Onlarca pedagoğun çalıştığı Zinkia'da araştırmaya çok önem veriliyor. Çocukların gülerek daha çabuk öğrendiğini, dünyanın pek çok yerinde yaptıkları araştırmadan öğrenmişler. 

POCOYO, TEMEL DEĞERLERE SAYGILI 

Metropol Lisans AŞ tarafından Yumurcak TV'ye getirilen ve 150 ülkede gösterilen Pocoyo, yayınlandığı saatlerde oldukça yüksek reyting alıyor. Marka pazarlama stratejisi oldukça gelişmiş. Oyuncaktan internete, çantadan giyime kadar yüzlerce ürünü var.

Lisanslama sahasında oldukça aktifler. Temel hedeflerinin ABD piyasasına girmek olduğunu söyleyen Dolan, karakterin sevilmesini hem erkek hem kız çocuklara hitap etmesiyle açıklıyor. Amaçlarının öğrenmekten ziyade nasıl öğretileceğini vermek olduğunun altını çizen Dolan, ''Öğrenme ile mizahı karıştırıp dil yeteneklerini ve hayal gücünü geliştirmeye çalışıyoruz.

Temel değerler üzerinden gidiyoruz. Dünyadaki bütün kültürlerde geçerli olan tolerans, saygı, aşk, sevgi, anlayış gibi temel değerleri referans alıyoruz. Bütün olup bitenler bir hikâye etrafında oluyor. Hem görsel hem estetik olarak çocukların rol model olacağı bir karakter ortaya çıkardık. ''diyor. 

Pocoyo, çocukları Yumurcak TV'ye davet ediyor

Haberin Devamı İçin Tıklayın

Kelime Zinciri'ne Var Mısınız?

Resim

Üçer kişiden oluşan iki masa... Kelimeler, tamlamalar ve birbirinden zorlu etaplar... En çok parayı toplayan masanın finale kalacağı, hatta hafızanın en büyük yardımcı olacağı yeni bir yarışma...

Samanyolu TV'de yakında başlayacak olan 'Kelime Zinciri' dünyanın en çok seyredilen yarışma programları arasında gösteriliyor.

Chain Reaction adıyla başta ABD olmak üzere İtalya ve Sırbistan gibi ülkelerde de izlenme rekorları kırıyor. Kelime Zinciri'nin sunuculuğunu ise 15 yıldır ekranda boy gösteren ve 'Çiçek Taksi'nin Erdal'ı 'Şehnaz Tango'nun Ergün'ü, 'Gümüş'ün Gökhan'ı olarak tanıdığımız Kamil Güler yapacak. Neşeli tavırlarıyla dikkat çeken Güler, 'Haneler' ve '3-2-1 Pişir' yemek programını da sunmuştu.

Yarışma izlemeyi çok sevdiğini söyleyen Güler, sayıları her geçen gün artan yarışmalarda nicelik ve nitelik konusuna dikkat çekiyor: ''Çok yarışma olup da kaliteli olmayacaksa bir anlamı yok. Yarışma hem eğlendirmeli hem de analitik zekâyı çalıştırmalı. Bugüne kadar çok yapıldı, birkaç tanesi kaldı.'' 

'Kelime Zinciri'nde bulmak için 3'er kişiden oluşan karşılıklı iki masa kelimeleri yarışacak. Başlangıçta kelimenin ilk harfi veriliyor, daha sonra bilinemeyen her kelime için bir harf daha veriliyor. Tabii buna göre kazanılacak para miktarı düşüyor.

Değişik eteplardan oluşan yarışmanın en son etabı şarkı sözü ve şarkıcılar üzerine. Finale kalan grup tamlamaları bulup yarışmayı bitiriyor. Bütün izleyicilere açık olan yarışmaya http://www.stv.com.tr'deki ve https://www.surveymonkey.com/s/kelimezinciri başvuru formlarını doldurarak katılınabiliyor.


Haberin Devamını Görmek İçin Tıklayın

Kelime Zinciri Yakında Samanyolu'nda

9 Mart 2012 Cuma

Sen Vazifeni Yap, İnayet Allah'tandır

Cenab-ı Hak, Yüce Kitab'ında şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah Seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri muradlarına erdirmez." (Mâide, 5/67)

Resim

Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddi bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik payesine yükseltilmiş ve o payeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Cenâb-ı Hak, bir insana iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlâs, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti... gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Onlar için mecburi istikamet, risalet yolunda yürümektir. İşte ayet-i kerimede "Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun." Yani, "Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alakalı hususların gereğini tam eda etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun." deniliyor. 

O devirde insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyor, ellerini ayaklarını bağlıyorlar, o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye.. o devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) "Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et." diyordu. "Bu senin konumunun gereği. Her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, Seni o yüce konumdan mahrum ederiz." mesajı veriyordu. 

Düşmanlarla Çevrili Bir Dünya 

Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşman olmuştu. Mesela, Resûl-i Ekrem küçük yaşlarında Ebu Leheb'in evine gitmiş, hem Ebu Leheb ve hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimiz'i kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe'den süt emzirtmişlerdi. Fakat, peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebu Leheb ve eşi "en azgın düşmanlar"dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi kabile ve ülke planında da Efendimiz'in etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine'nin kapılarına kadar gelmişti. Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı O'nun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı. 

Bu ayet müjde ediyordu ki, "Sen vazifeni yap, başkaları endişe duyabilirler; ama Sen endişe etmemelisin. Allah'ın, Seni koruyacağına dair va'di var. Sana el uzatmak, kötülük yapmak isteyenlere karşı Allah bütün yolları tıkar. Sana ulaşamaz düşmanların. Sana kötülük niyetiyle gelenler düz yollarda şaşırırlar. Allah seni ins u cinnin şerlerinden koruyacaktır." 

Evet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim için bir örnektir. Tebliğ vazifesini yaparken Allah'ın korumasına mazhar olması yönüyle de bizim için bir misaldir. Eğer, biz de kendimizi bazı kimselere bir şeyler anlatma konumunda hissediyorsak, belli ölçüde de olsa bize verilmiş bir kısım nimetlerin farkındaysak, işte bu farkındalığın hakkını vermemiz lazımdır. Mesela, siz güzel konuşuyorsunuz. Yani, maksadınızı din-i mübini seslendirme adına çok rahatlıkla ifade edebiliyorsunuz. Bir arkadaşınız da kalemi eline aldığı zaman, makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, çok rahatlıkla yazabiliyor ve hüsn-ü kabul de görüyor yazdıkları. Şimdi bunlar birer ilk mevhibedir. İlk mevhibeler, Allah'ın lütfu ve ihsanıdır. Bu ilk mevhibeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de anlatma, yazma, ifade etme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır. Ve dolayısıyla şöyle-böyle donanımınız varsa, o donanımınızla siz de kendi konumunuzun hakkını vermeye çalışıyorsanız, sizin de bazı kimselerden kötülük görmeniz her zaman mümkündür, muhtemeldir. 

Bizler İnayet Altındayız 

İşte, Üstad'ın "Kardeşlerim biz inayet altındayız; Allah'ın izni ve keremiyle onların elleri bize ulaşamayacaktır." dediği gibi siz vazifenizi halisane yapmaya çalışırsanız Allah (celle celâlühu) sizi de eşrârın şerrinden, kötü niyetlilerin entrikalarından sıyanet edecektir. 

Evet, biz de Allah'ın (celle celâlühu) ihsan ettiği ilk mevhibeleri iyi değerlendirir, sorumluğumuzu yerine getirirsek mutlaka bizim önümüze de engeller konacaktır. Dert, sıkıntı, çile ve mukaddes ızdırap bu yolun kaderidir. Fakat unutmamalıyız ki, biz Allah'ın görüp gözetmesi altındayız; O'nun inayet, riayet ve kilaeti altındayız. Elverir ki biz, O'na karşı itimadımızı tam tutalım. Bir de, o riayet çerçevesi içine girme konumunu koruyalım. Yani, eğer özel bazı kimseler oraya alınıyorlarsa, mesela vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler... o daire içine alınıyor, onlara sıyanet, inayet, riayet ve kilaet vadediliyorsa, biz de o vasıfları üzerimizde bulunduralım. Eğer, o mevzuda başımıza bir şey geliyorsa, hıfz-ı ilâhîyi görmüyor, hissetmiyorsak, o bizim kusurlarımızdan, olmamız lazım geldiği gibi olamayışımızdandır.. zırhımızda bir delik açıldığından, temrenimiz kırıldığından, sadağımızda ilâhî inayeti avlayacak bir ok kalmadığından dolayıdır.

1- Cenâb-ı Hak, her peygambere özel bir donanım olarak, iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik... gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiştir. 

2- Getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü'ne düşman olmuştu. Bütün bunlara rağmen Allah, O'nu koruyup gözetiyordu. 

3- Unutmamalıyız ki, biz de vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler... safına girdiğimiz zaman Cenab-ı Hak bizi de görüp gözetecektir.



Sen Vazifeni Yap, İnayet Allah'tandır